Bir Küçük Yolculuk Meselesi

Bazen öyle yolculuklara çıkılır ki nihayet eve döndüğümüzde bir boşluk hissederiz. Yolculuğun keyifli olmasından mıdır yoksa kısa sürmesinden midir bilinmez. Bugün de eve döndüğümde bahsettiğim bu hissi yaşıyordum.

Nisan ayının son günlerinde nihayet güneşli ve sıcak günler yaşamaya başladık. Demek oluyor ki Rakun Bey‘in devri yaklaşıyor. Bu heyecanı hissede hissede yolda ilerledik uzunca bir süre. Yine yollara düşmüştük çünkü iki gün önce Ersan abiye teslim ettiğimiz çekyatı geri alacaktık bugün.

Güzel bir çalma listesine denk gelmenin mutluluğu ile yolumuzda giderken gerçekten de tek konuştuğumuz havaların ısınmasıyla motor mevsiminin yavaş yavaş gelmesiydi. Köprü öncesi trafiğine rağmen vız vız diye yanımızdan hızlıca geçen motorcuları gördükçe bitmek bilmez bir döngüye girdi muhabbetimiz. Neyse ki boğazın eşsiz güzelliğini görünce susuverdik. Denizin dalgalarıyla oluşan küçük ışıltılar öyle göz kamaştırıcıydı ki susup bir anlığına hayallere dalmamak imkansızdı. Bazen denizler öyle görünür ki insanda yüzme hissi yaratır. Bugünkü de öyle bir deniz manzarasıydı, her ne kadar boğazda yüzmek pek görüldük şey olmasa da.

Meftun’un yıkanmadan önceki kirli camından boğaz manzarası

Döşeme Dünyası’nın bulunduğu çıkmaz sokağa burnumuzu sokmamızla sokağın karışmış olduğunu gördük. İleride iki üç araç birbirine girmiş ne biri geri geliyor ne öteki ilerliyordu. Biz de ilerideki durumu gözlemleyerek çıkmaz sokağın başından sonuna doğru usulca ve dikkatlice ilerledik. Dükkanın önüne vardığımızda Ersan abinin daha gelmediğini öğrendik. Koca araçla da geri geri gitmeye işte o zaman başladık. Çıkmaz sokak aslında çok dar değildi. Üç araba rahatlıkla geçerdi, ancak iki tarafa da park edilmiş arabalar yüzünden tek şeritli dar bir sokağa dönüşmüştü. Biri her an sokağa hızlıca girecek endişesiyle arkama dönüp yolu kontrol ederken buldum kendimi.

Rota yeniden hesaplanıyor…

Çıkmaz sokaktan çıkıp ana caddeye varınca Tolga’nın aracı yıkatma önerisi ile etrafa bakınarak cadde boyunca ilerlemeye başladık. Bir oto yıkamacıyla denk gelmiştik ki adam bir buçuk saat sonra sıramızın gelebileceğini söyledi. “Bir buçuk saat mi?” diye şaşırmıştı Tolga. Oto yıkamacı önünden ayrılıp camı kapatınca iyi kazanıyorlardır he diye kendi aramızda söylendik. Cadde sağa doğru kıvrılırken “Oto yıkamacı açmak gerek,” dedi Tolga.

“Hani internet kafe açacaktık? İki bilgisayar mühendisi olarak internet kafe açmamız gerekmez mi,” diye sorup onay bekledim Tolga’dan.

Yolda dikkatlice gitmeye odaklandığından bir anlığına cevap veremedi. “Format da atardık,” diye konuşmama devam ettiğimde kafasında hesaplamalar yapıp hangisinde daha çok para olup olmadığının karşılaştırmasını yapıyordu herhalde. Çünkü cevap vermemişti.

Caddenin bitip çarpık sokaklara evrildiği bir yerde bir oto yıkamacıya daha denk geldik. Elinde kurulama beziyle genç bir çalışanı arabalardan birini kurularken gördük. Sorduğumuz sorulara düzgün cevaplar alamayınca göçmen olduğunu düşündüm. Türkçesi biraz kırıktı ve anlamakta zorluk yaşıyor gibiydi. Son aracı bitirmek üzere olduğunu zannedip beklemek için ileride sola çektik. Tolga yine de kesin olsun diye aşağıya inip çocukla tekrar konuşmak için gitti. Meğerse sırada iki araç daha varmış… Biz de vazgeçip beş dakika uzaklıktaki Volkswagen yedek parçacısına gidelim dedik.

Yeni rota belirlendi!

Kadıköy’de Söğütlüçeşme metrobüs durağından boğa heykeline doğru gitmek için tek yön geniş bir caddeden geçilir. Bu caddenin arka paralel sokaklarında ise arabaların giremediği özellikle giyim mağazalarının çok olduğu çarşı olarak adlandırılabilecek bir alan vardır. Bu sokakları hiç görmemiş Tolga buralara adım atıp etrafı görünce pek şaşırdı. Bense burada daha önce alışveriş yapmış biri olarak bir araç yedek parça satıcısının bulunmasına şaşırdım. Hatta ve hatta dükkanın bir yanında perdeci, karşısında cansız mankenlerin ve kıyafet askılıkların yol üstüne taştığı bir giyim mağazası vardı.

Dükkanda bizim gördüğümüz üç çalışan ve dükkanın arka bölmesinde olduğu için görmediğimiz ama telefonda sürekli konuştuğu için orada olduğunu bildiğimiz bir adam vardı. Meftun’a ön fren disk aynası ve balata aldık. Ödemeyi yaptık, ödemenin ulaştığına dair onay alana kadar bekledik. Bekleme esnasında dükkandaki ayrıntıları incelemeye dalmıştık.

Beklerken biz #jantselfiesi

Etrafı incelerken bir yandan masanın üzerinde duran ön fren disk ayna kutularının ne kadar ağır gözüktüğü hakkında tartışıyorduk. Meftun’u park ettiğimiz otoparka aşağı yukarı üç sokak vardı ve bu iki büyük kutunun ağırlığı her geçen saniye gözümüzde artıyordu. Ödeme onayını almak için arkada telefonla konuşan çalışanı beklediğimizi bilmiyorduk, ama nihayet adamın konuşması bittiğinde ön tarafa gelip ödemeniz gelmiştir dedi ve biz de dükkandan öyle ayrıldık. Terlemeye ve kol kası yapmaya razı bir şekilde…

Şans eseri bulduğumuz yıkama hizmetinin de verildiği otoparka vardığımızda ise kirli mi kirli Meftun’la karşılaştık. Üzerimizdeki ağırlıkları attıktan sonra bu sefer de Meftun’u bekledik. Onu yıkama alanına götüren adam bağırdı, “Ne güzel be eskilerdeki gibi!”

Sür en başa kaptan

Otoparktan ayrılıp ilk durağımıza geri dönerken bu bölgenin sokaklarını ve caddelerini iyice öğrendik. Artık ne işimize yarayacaksa… Çıkmaz sokağa geri dönüp hiçbir araç ile denk gelmeyip park edebilince rahatladık. Ancak çekyatı yerine geri takması oldukça uğraştırdı. Öyle ki sökülmesi iki saniye süren şeyin takılması en aşağı altı dakika sürdü.


Güneşin ve rüzgarın aynı anda bol olduğu bu nisan gününde eve dönerken içimi buruk bir hüzün kapladı. İstanbul’da bir gün içinde oraya buraya girip çıkıp Meftun için uğraştıktan sonra belki de bir ödül bekliyordu insan. Bazı yolculuklar o kadar hızlı bitiyor ki ne yorgunluğunu hissedebiliyoruz ne de ne yaptığımızı ne gördüğümüzü anlıyoruz. İşte bu yüzden eve döndüğümde bir boşluk hissi vardı. Daha fazla dışarıda olmak, daha uzun süre yolculuk edebilmek için neler yapmazdım…

Hayallerin kurulduğu, şarkıların neşemizi artırdığı, keyfimizin bol olduğu uzun yolculuklara!

EE & TY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.